4 Haziran 2011 Cumartesi

ZAMAN

Karanlık mı olacak buralar
Her güneş doğmaya yaklaştığında?
Kıpkırmızı mı olacak bileklerim
Saniyeler akmaya başladıkça?

O.A.

30 Mart 2010 Salı

canımdan...

bir akşam üstü bilmediğim semtlerinde istanbul'un seni buldum.kalbimin her an ağzımdan fırlayabilme ihtimaline aldırmadan koştum sana doğru;ellerini tuttum,avuçlarımda sıcaklığını biriktirircesine.

sabahları sana uyanmak,heyecanla yollara düşmek,şımarmak,her sarılışında kalbimin sesini duyacağını sanmak,omzunda uyumak,defalarca yaptığım ne varsa senle ilk kez yaşıyormuş gibi hevesli olmak,seninle çocuk olmak...:)

tüm bunları yanıbaşında yeniden yaşamak için zamanı geriye doğru bırakıyorum.huzurunu benimle paylaştığın için ne şanslı kadınım diyorum hergün.

Şanslıyım hem de çok

M.A.

22 Eylül 2009 Salı

Bir kadın büyüyor...

Ve bir kadın gözlerimin önünde büyüyor yavaş yavaş, içindeki çocuğun izlerini taşısa da halen gülümseyen yüzünde. Bir kadın geçmişin izleriyle yaşamak zorunda kalan, geleceğinse tedirginliği içinde büyüyen. Zaman ise fırtınalı bir denizdi geçmişten gelip geleceğe akıp giden, yürümek varken dalgalara karşı çırpınmak zorunda kaldığımız.

Bir kadın büyüyor, her ne kadar kandırmaya çalışsa da herkesi. Bir kadın, yalnız hisseden kendini içinde, gözleri hep pusludur parıldamasının altında. Duygusal filmleri ağlama ayinlerine çeviren bir kadın. Ve zaman o kadının etrafında dönüyor, kapılmamak için çırpınsa da dayanması zordu. O da zamana kapılıp büyüyecekti bir gün. Ama en güzel zamana kapılmış kadın olacaktı.

Bir kadın büyüyor, geceleri yalnızlığının altında kıpır kıpır eden yüreğiyle. Bir kadın, güneş gibi parıltılı, ay gibi gizemli. Bir kadın büyüyor severek bazen özleyerek belki acı çekecek ilk defa ağlayacak, gözleri yanacak, yalnız kalacak tekrar başa dönecek ama büyüyecek neden diye soracak, o küçük kız kalmalıydım diye tereddüt yaşayacak, eski fotoğrafları aklına gelecek sakladığı, yatağının altındaki, el yapımı kutusunda ki…

14 Haziran 2009 Pazar

tükeniş

Uykusuz geçen her gecenin ardından bu kez cesaret edeceğim diyorum.
Zamanın ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu bilsem ve zaman içinde kendimi ne kadar küçük görmeye çalışsam da bir türlü başaramıyorum ve bütün dünyanın kendi etrafımda döndüğünü düşünmekten alamıyorum kendimi. Herkes beni düşünsün, herkes benİ sevsin, bütün kadınlar ve erkekler bana âşık olsun istiyorum. Geceler o kadar karanlık olsun istiyorum ruhumun tohumlarından beslendiği.
Her gecenin bir tek ortak noktası vardı benim için, “uykusuz kalmam”. Ne zamandır uyumadığımı hatırlayamaz olduğum evrelere girdiğim zamanlardı her zamanki eflatun dört duvar ve ben, elimde televizyon kumandası, önümde gecelerin sigara izmaritleri, ağzımda ise yenisi; yak beni diye yalvaran. Donuk donuk bakıyorum ışıl ışıl parlayan televizyon ekranına, gözümü kırptığım zaman ki karanlığın ne kadar huzur verici olduğunu bilsem de, tükeniş ayinime devam ediyorum. Geçen otuz yılın üzerimde bıraktığı tahribat, azalan gençlik enerjim ve sevdiğimi sandığım insanların birer birer hayatımdan çıkıp gitmeleri beni bu kaçınılmaz sona doğru sürüklüyor sanıyordum.
Hayatın sadece bir başlangıç olduğunu düşünen ve inanan insanlar tanıdım ama hep aklıma takılmıştı, peki doğmak ve ölmek hayatın neresinde? Hangisi başlangıç? Hangisi bitiş? Ya da önemsizliğimize sürekli anlam kazandırmak için mi bu kadar karmaşıklaştırıyoruz her şeyi? Basitleştirmek ve basit olmak mutsuz edebiliyor olabilir mi bizleri? Televizyonun karşısına geçmiş kendi basit yaşamına kılıf uyduran bir adamama mı benziyorum acaba? Yoksa karmaşanın beni karşı kapıda beklediğinden haberim yok gibi mi anlatıyorum anlamsızca?
Bir hikâyenin tam ortasındasınızdır ve tek kahramanın siz olduğunuzu sanırsınız, sonra yalnız olduğunuz aklınıza gelir biraz hüzünlenirsiniz ama çok sürmez bir başkası daha olsa aynı kahraman olamayacağınızı ve aynı hikâyede aynı tadı vermeyeceğinizin farkındasınızdır. Ama kalem hiçbir zaman sizin elinizde olmamıştır ve olmayacaktır, birilerini sizin için bir şeyler karalayacak ve siz o olacaksınız, o isterse mutlu olacaksınız, o istemezse hiç ağlamayacaksınız belki yüzünü seçemediğiniz bir kadına veya erkeğe âşık olacaksınız ya da ömür boyu yalnız kalacaksınız mekânını bile seçemediğiniz bir yerde. O kalem, bazen tanrı olacak, kader olacak kimisi için, bir kadın olacak veya bir erkek, bazen aileniz olacak, bazen hiç tanımadığınız biri… Siz kahramanım diye böbürlenirken elinde kalemi olanlar istedikleri gibi yazacaklar, farkında olacaksınız, atlamak isteyeceksiniz uçurumun kenarından ve bırakacaksınız usulca ama ölemeyeceksiniz çünkü ölmek bile elinizde olamıyor bazen.

26 Nisan 2009 Pazar

sen...

sen ve yalan
toprağın derinlerinde kanayan
hep sağa yol alıp
sola ağlayan
sen ve zaman
güneşle doğan, ayla batan
bir dakikaymış gibi yaşayıp
bir ömür ölen

23 Nisan 2009 Perşembe

Hayaller


Ne ve nasıl yazdığına verdiğin önemi nasıl okuduğuna da vermelisin tıpkı şu an oturduğum cam kenarındaki masadan izlediğim, yolun diğer tarafında kaldırımdaki kadının şemsiyesine verdiği gibi. Her zamanki gibi bir şeyler yazmak çabasıyla oturdum aynı mekândaki aynı masama. Aynı sade kahvemden içiyorum yanında çikolatalı kekim. Aynı ben, tek kelime bile yazmadan sürekli kendini kandıran. Ve gene aynı yağmurlu hava. Yaklaşık on günden beri hiç durmaksızın yağmur yağıyor şehrin bu yakasına ve ben artık yazamama nedenime bir suçlu daha bulmuştum ismi sürekli değişse de; Alçak yağmur, yalnız yağmur, uğursuz yağmur. Şemsiyeli kadın vardı bir de kaldırımın kenarında, bir eliyle şemsiyesine hakim olmaya çalışırken aynı anda yüksek topuklu ayakkabıları üzerinde durmaya çalışan. Nedensizliklere neden eklemenin bazen yağmurun altında sırılsıklam ıslanmaktan farkı olmadığını bildiğinden galiba şemsiyesini bırakmak istemiyor ve şemsiyesine geçmişten şimdiye kadar biriktirdiği hayalleri saklamış küçük bir kızdan farksız bakıyor ve onu sıkıca tutma isteği ıslanmamak için değil hayalleri için, küçüklüğünden beri her yağmurlu günde şemsiyesine akarak biriken hayalleri için. Zamanın izafi olduğuna inancın arttığı durumlarla karşılaştığımızdan geçmişe bu kadar sıkı sıkıya bağlı ve geleceğe bu kadar bağımlı ve hastalıklıyızdır. Unutamamak, hatırlamak, hayal kurmak, geçmiş ve geleceği özetleyen üç kavram. Hayatın sınırlarının bittiği anlarda hayatın dışına taşmaktır hayal, kurduğumuz hayalin bir türlü gerçekleşmemesinin bir anda aklımıza gelmesidir hatırlamak, bunların hepsinin beynimizin en kör noktasında bir yerlerde sürekli var olmasıdır unutamamak.

Yağmur yağmaya devam ediyor ve edecekte, ben burada yağmurlu bir günde gene aynı mekânda aynı masada sade kahvemden yudumlarken şemsiyeli kadın hakkında kurduğum hayal aklıma gelecek ve aslında onu hiç unutamadığımı anlayacağım… Gelecekte ne olacağını tahmin edebilsem de bu hayaller, hatırlamalar ve unutamamalar her yağmurlu günde aynı camın önünde…

1 Mart 2009 Pazar

uzun zaman sonra yeniden...

Nerden başlamak gerekli artık bilemiyorum, o kadar uzun zaman oldu ki seni görmeyeli, seninle konuşmayalı, gülmeyeli... Kendimi unuttuğum olağan zamanlarda hep aklıma geliyor, kendi kayıplarımda bir de seni gömdüğümü farkediyorum, kendi cesedimin yanında bir başkasınında gömülü olduğunu görmek kıskandırıyor beni ama çevreme baktığımda daha bir çok boş mezar olduğunu görüyorum. Ve tek hüznümün sen olmayacağı yazıyor mezar taşlarında. Ama şimdilik sen varsın kendi kayıplarımda aramaya çalıştığım, her gün anlamsız şekilde daldığım, uykusuz geceler adadığım... lütfen gel...

Kendimi seviyorum

Kendimi seviyorum, her sabah uyanıp aynaya baktığımda çoğu zaman çirkin bazense sadece kendime güzel görünmemi seviyorum. Dişlerimi sürekli fırçalamama rağmen bir türlü beyazlaşmayan doğuştan mat dişlerimi seviyorum. Her sabah takma eziyetini çektiğim, bazense gözlerimi kan çanağına çeviren lenslere beni mahkum eden 5 numara miyop gözlerimi seviyorum. Uzadıkça arasındaki seyrekliklerin belli olduğu, birinin boyunun diğerini tutmadığı seyrek sakallarımı seviyorum. Ne yaparsam yapayım bir türlü şekle girmeyen saçlarımı seviyorum. Öpüşürken hep zorlandığım kocaman dudaklarımı seviyorum. Sürekli tıkanan, kışlarıyla sızlayan burnumu seviyorum. Yalnızlığı seviyorum sadece kendimle olabildiğim için. Bir beni seviyorum benden başkası olmadığım için. Yürürken adımlarımı karıştırmamı seviyorum. Sürekli bir yere dalıp gitmemi seviyorum. Olur olmadık her şeye şaşırmayı seviyorum. Mışıl mışıl uyurken bir anda terleyerek yataktan fırlayarak uyanmamı seviyorum. Hayal gücümün beni yönetmesini seviyorum. Gerçeklerin ise farkında olabilmeyi seviyorum. Ağzımın yanacağını bile bile çayı sıcak içmeyi seviyorum. Kahvaltıda beyaz peynirden vazgeçemememi seviyorum. Düzenli bir hayatımın olmamasını seviyorum. Düzenin ne olduğunu bilmemeyi seviyorum...

Benimle yaşamayı seviyorum ama seninle birlikte ölmek kadar değil...

O.A

3 Ağustos 2008 Pazar

..........................

Neden korktuğunu anlayamıyordu. İçinde sürekli bir tedirginlik hali vardı. Şüphelerle yaşamaya alıştırmıştı bu korku karmaşası. Aklında sürekli sorular olan bir adam düşünün ve sorulara cevap aramaktan çok, tereddütle ve şüpheyle yaklaşmaya çalışan. Genelin aptalca ve zaman kaybı bulacağı sorular sorar, sonra bu soruların altında yatanlara farklı bir yöntemle yaklaşmaya çalışırdı. Önemli olan sorunun cevabı değil, sorunun kendisi ve sorulma şekliydi. Soru sormak cevaplamaktan daha zordu. Aslında sorularla bazı cevaplara ulaştığına inanıyordu. Bir deneyin tam ortasındaymış gibi görünüyordu her şey. Tek kobayın kendinin olması biraz acıklıydı tabii ki. Bir de yalnız kalmasına sebep oluyordu. Dışarıdan bakıldığı zaman çevresinde onlarca insanın olduğu bir deneydi. Bu da onu aslında gizemli kılıyordu. Fakat bu gizemin kendi dışında kimse farkında değildi. Ve anlatmaya korkuyordu insanların vereceği tepkileri öngöremediğinden. Aslında şuan kinden daha yalnız ve daha anlaşılmaz olmayacaktı tabii ki. Kendinin kendine deli gözüyle bakmasına daha yeni alışmışken birde onca insanla nasıl baş edecekti? Beynindeki karmaşanın nasıl bir açıklaması vardı? Hiçbir şeyi unutamamayı, geleceğe dair fotoğraflar belirmesini beyninde, ne ile açıklamalıydı? Açıklayabilmek ve anlatabilmek için önce kendisinin bulabilmesi ve anlayabilmesi gerekiyordu. Ve bunun için çok zaman harcıyordu. Beyninin acıdığını hissettiği çok anı olmuştu ve dayanamayıp son vermeye çalıştığı her şeye. Bir soru daha sordu…

15 Mart 2008 Cumartesi

BEN



bir bahar akşamında
doğmamıştım belki
güzün en kekremsi
gecesiydi doğumgünüm
okyanus mavisi
değildi belki gözlerim
yağmur sonrası kokan
toprak kahvesi bakıyor gözlerim

AŞK




Aşk,
Çılgınca sevişmek mi?
Eller bağlı
Işık acık
Birkaç yalandan inleyiş


Aşk,
Bir gece kaçıp gitmek mi?
Küçük bir resim
Yalandan birkaç şiir
Üstüme sinmiş kokun


Aşk,
Dogmadan ölmek mi?
Birkaç metre bez
Sıradan bir çukur
İçinde ruhsuz bedenim.

YOL


Yalnızlığın gölgesini takip etmekten yoruldum artık. Kendimi kenarda duran irice siyah taşın üzerine bırakıyorum. Ruhum hiç dinlenmemişçesine bıkkın. Bedenimden kopup gitmeye cesareti kalmamış gibi. İkisinin de uykuya ihtiyacı var. Bedenim ve ruhum. Uzun bir yolculuğun kalıntıları var hala üzerimde. Beynim ne kadar dolu olduğunun bile farkında değil. Aslında beynime nereden baktığımızla ilgili. Yalnızlıkla ilgili veriler o kadar çok yüklendi ki, sanki her şeyin ondan ibaret olduğunu zannediyorum. Yol kat etmek, peşinden gitmek, bir şeyler aramak. O kadar çok sebepten yalnız kaldım ki. Yalnızlığı arayamaz oldum. Sanki o benim. Yalnızlık ve ben. Beni arıyorum artık diyebilir miyim acaba? Diyemem. Galiba aradığım şey ben değil sensin. Seni bulduğum zaman beni de bulmuş olacağım. Yalnızlığı da takip etmekten de vazgeçeceğim. Ama sen kimsin? Nasıl bulacağım seni? Her seni buldum derken kendimi soğuk bir taşın üstünde mi bulacağım?

12 Şubat 2008 Salı

ZAMAN


Saatler eriyor gözlerimin önünde
Ellerime akıyor dakikalar yavaş yavaş
Zaman bitiyor bu gece burada
Gözlerim kapanıyor ve sanki
Dirilen bir ölünün kokusu üstümde

22 Aralık 2007 Cumartesi

KARANLIKTAN AYDINLIĞA...

Lütfen ağlatma gözlerimi.
Tuzlu ve ıslak olmasın
Gözyaşlarım.
Hayallerden gerçeğe dönmesin düşlerim.
Nereye gideceğini bilemesin bilinçaltım.
Lütfen ürkek bakmasın gözlerim
Bitmesin yüreksiz cesaretim
Gözlerine kör olmayayım
Hayat kısa sürecekse.
Simsiyah olsun beyaz kefenim
Bembeyaz olsun siyah gözlerin
Bir yaz günü olsun 10 Eylül sabahım,
Hiç yaprak sararmasın,
Üşümesin donmuş bedenim.
En karanlıktaki aydınlığa
Sığınsın sinsice.
Duygusuz duygular yaşasın.
Ağlayabilmeli gülmesini beceremese de
İlkbahara dönsün 10 Eylül sabahım
Görebileyim
Ana rahminden çıkan çiçekleri.
Nereye baktığım belli olmadan
Kesebilmeliyim hayalimdeki hayali
Lütfen üzmesin beni mutluluğun
Uzaklarda olsun
Gözlerine bakan gözler
Beni de görmesin
Saatler kala
Ölümüme sebebim olmasın
Her yanıma sen dolasın
Nefes alırken acı çekeyim
Sırf sen içimdesin diye
Ölüme evet diyeyim...


18 Aralık 2007 Salı

KIZIM OLACAK...





Kızım olacak; adı da sen

Sen gibi kokacak nedensiz

Saçları senin gibi hırçın

Bakmaya kıyamayacağım sen gibi

Kızım olacak; adı da sen

Gözleri sen gibi heyecanlı ve mutlu

Teni bembeyaz aynı sen doğacak

Her baktığımda sen olacak

Her güldüğünde sen bakacak.

Kızım olacak; adı da sen

Sen gibi gelecek umutlarla

Bağlayacak kendine sen gibi

Bir parçam daha olacak, kızım olacak…




15 Aralık 2007 Cumartesi

SİS VE GECE


Geceydi günün ve sis

Sevişiyordu her yeriyle karanlığın.

Utanmak yok,

Gözler önünde

Çırılçıplak.

“Sis ve Gece”

Vurulmuşlar birbirlerine

Biri platonik biri melankolik

Ki uykusuzdu zordu sevişmek

Sessizliğe boyun eğebilmek

Çığlıklarına hakim olmak, inlememek

Adı çıkmasın diye “Sis ve Gece”

Gece karanlıktı ve de dışlanmış

Diğeri ise Sis; toz, duman o da yalnız…

8 Aralık 2007 Cumartesi

DARBE


Yürüyorum sadece

Gözümde at gözlükleri

Biri tutmuş elimden

Bir o yana sürüklüyor

Bir bu yana ittiriyor

Sağıma baksam karanlık

Soluma hiç dönemiyorum ki

Alışmamışım…

Ne düşünüyorsun diye sormayın

Bir torba yem olsa da yesem şimdi

Başka bir şey yok aklımda.

Özgürlük mü o da ne?

Aklımı bulandırma

Sahibim dövüyor sonra

Çok acıyor bir bilsen

Kırbaç darbeleri.

Artık yaşlanıyorum

Kalmadı eski asiliğim

Her şeye kafa sallıyorum

Yürüyorum dere tepe demeden.

Ama taşıdığım yük

Her seferinde biraz daha artıyor

Taşıyamıyorum bazen

Yıkılıyorum yere

Bir kırbaç darbesi daha

Kalkıyorum

Kalkıyorum hayat

Kalkıyorum hayat son defa

Zorla….

ÇATIŞ-MA

Ne zaman karşısına çıktın neden girdin hayatına, nasıl bir bunalım ve çalkantı içindeydi o zaman. Kendine olan bütün güvenini kaybetmiş olarak gidiyordu bu adam. Bir tedavi, bir rahatlama, iç huzuruna tekrar kavuşmak istiyordu. Kimseye güvenemediğindendi hep yalnızlığı ve yalanlar söylemesi. Çoğu zaman gerçeği kendisi bile bilemiyordu. Ama bir şekilde dönüp dolaşıp yalnızlığına tekrar kavuşuyordu. İstediği bumuydu yoksa istenilene sürekli boyun mu eğiyordu. Zaman geçmek bilmiyordu, yaraları bir türlü iyileşmiyor beyni her geçen gün biraz daha karışıyordu. Kendiyle yalnız kalmamıştı hiçbir zaman orada olduğu kadar, bunun bir tedavi yöntemi olacağını sanmıştı, ama gün geçtikçe işe yaramadığını anlamaya başladı. Sakalları da dertleri gibi uzamaya başlamıştı ve koyu teni daha belirgin hale gelmişti. Aynaya bakmaktan korkar hale geldiği zamanlarda o çıktı karşısına. İnsanlarla diyalogunu bitirdi zamanlardı, artık bundan kurtuluş yok dediği günlerdi ve o geldi. Ve bir çatışma içine girdi kendisi ile ona hissettiği duygular arasında, bir yanı aynı acıları tekrar yaşamaya değmez diyordu, bir yanıysa ne hissediyorsan onu yaşa istiyordu. Bu gidip gelmeler çok uzun sürdü, ona her yaklaştığında bir tarafı ondan uzaklaştırıyordu onu. Bu gidip gelmeler bu çalkantılar hayatın kendine sunduğu karmaşalar çok acıttı canını. O kadar uzak kalmak zorunda kaldı ki çok yakınken bile ona. Her seferinde kaçtı, bahaneler buldu kendini kandırmak için, olmadı yapamadı. Ve sonunda o gece yaklaştı ona gözlerini kapadı ve öptü.bundan sonra yaşanılanları hiç anlatmadı kimseye. Çünkü her gün o günden beri o geçen günleri kafasında yeniden kuruyor değişik senaryolar yazıyor farklı mutluluk hikâyeleri üretiyordu. Ve bu hala böyle devam ediyor, o adam hala o günleri hayal ediyor.

25 Kasım 2007 Pazar

D.K.


Girdabımdın sen benim
İçimde dönüp duran
Hiç durmayacak
Hiç bitmeyecek gibi
Çırpınmak boşuna
Kapılmışım bir kere
Sen nereye sürüklersen
Orada vuracağım karaya...

Soğuk ve yorgun bir İstanbul sabahıydı. Hayatla mücadele içinde olmaya alışık biri için birkaç derecelik sıcaklık düşüşünün önemi yoktu. Annesinin tembihleyerek giydirdiği boğazlı kazağıda üstündeydi. Bu soğukluğu neye bağlamalıydı peki. Bir kurgu içinde geçtiğine inandığı hayatında bu yorgunluk ve soğukluk ne ile açıklanabilirdi. Gene kendi kendine bir hikâye tasarladı ve yavaş yavaş kahramanları ortaya çıkmaya başlayacaktı. Şimdilik sadece kendi vardı, belki de sonunda da kendi kalacaktı tek başına, yalnız, umutsuz, aklında kurduğu hikâyeler, beyninde yarattığı mükemmele yakın kahramanlarıyla. Geç kalmıştı. Elinde sabahın ilk saatlerinden kalmış buruşuk bir gazete, sırtında birkaç gün yetecek kadar kıyafet sıkıştırılmış çanta. Derin bir nefes aldı, bazen ciğerlerinin temiz havayla dolması kendini cesaretlendirirdi. Sırtında çantası, elinde gazetesi, karmakarışık huyları, dengesiz ruh haliyle birlikte başlamıştı hikâyeye.

İçinde her zamankinden farklı bir heyecan vardı. Belki yüzlerce kez gittiği yere gidiyordu, ama bu kez farklı olacaktı hissetmişti. Hayalini kurduğu, hep yapmak istediği şeye kavuşmasına bir adım kalmıştı ve bu adımı atmak için bu binaya girmek, onunla görüşmek gerekiyordu. Suskun ve içine kapanık bir adam olarak bilinirdi hep çevresinde, biraz bulanım biraz romantik. Hikayesine bir kahraman dahil oluyordu kendi istediği dışında. İlk defa kontrolü dışında gerçekleşen birini dışarıdan izlemek zorunda kalıyordu. Onunla da daha önceleri çoğu kez karşılaşmıştı. Fakat hikayesine dahil olmasına hazırmıydı, aynı hikâyede aynı bunalımlar aynı çalkantılar aynı dengesizlikler içinde olmaya.

Ve artık iki kişiydi hikaye. Biraz da diğer kahramanı tanıtmak gerekti. Sürekli bir kişiyi anlatmaya alışık ben, zorlanacak olsam da, gidişat böyle gözüküyordu. Bana düşen de anlatmak sadece. Kahramanlar gelip, gidiyor bense onları oldukları gibi anlatıyordum sadece. Onlar yaşıyor, onlar seviyor, onlar ağlayıp, onlar ölüyorlar.

Hayalini bile kuramadığı yılları çoktan yaşayıp bitirmiş olan bir kadındı. Ama ona olan hayranlığı ve şaşkınlığı bunu öğrendiğinden daha önce başlıyordu. Kendi ruh halinin ve dengesizliklerinin onda da olduğunun ilk göz göze geldiklerinde farkına varmıştı. Kendi gibi bir kadın diye düşündü sonra güldü. Gözlerinin kenarlarındaki kırışıklarla hayat dolu olması ve bitmek tükenmeyen enerjisi bir tezatlık gibi görünüyordu. Bir kadın nasıl bu kadar enerji dolu olabilir diye konuşan insanların seslerini duyabiliyordu. Ama o hiç buraya takılmamıştı. Onun üzerinde durduğu bu kadının yaşadığı acılar ve belli etmemeye çalıştığı yorgunluğuydu. Çünkü onda kendini bulmuştu. Ama tek farkı o bunu gizleyebiliyordu. Belki de insanları kandırıyordu. Karanlık bir tarafı olduğu çok belliydi. Karanlığın içinde yürümeye devam ediyordu. Ne kadardır ayakta olduğunun farkında değildi. Komutlandırılmış bir makine gibi, hedefine odaklanmış bir füze gibiydi. Nereye gittiğinden o kadar emindi ki, sağa sola sapma, yada durup etrafına bakma ihtiyacı bile duymuyordu. Dümdüz karanlığın içinde ay ışığının cılız aydınlığıyla gidiyordu. Evet her yer karanlıktı şimdiye kadar olduğu gibi, belki de bu yolculuğa başlamadan önceki hayatı gibi. Neyin karanlık neyin aydınlık olduğunun farkında değildi, bu yolculuğun bir amacı da buydu. Karanlığın içinde aydınlığı bulmaktı. Peki nerdeydi bu aydınlık? Varmıydı yoksa karanlıklar içinde yaşamaya alışmış olan birinin hayalimiydi veya uyku hapları etkisini göstermeye başlamışmıydı. Her gece bir tane alırdı. Uyku sorunu yoktu, kafasını yastığa koyar koymaz uyuyabiliyordu. Gene de her gece bir tane alıyordu. Bağlıydı, bağımlıydı ve belki de tek bağlı olduğu şeye ihanet etmek istemiyordu.

Bir damla gözyaşı mıydı altında aradığı mutluluğun? Yoksa yanındayken bile uzaklaşmak mıydı ona? Nedensizliklere neden eklemek miydi onu seviş nedeni? Yoksa tek sebebi omuydu bu nedensizlik karmaşasında? Denklemlerde bilinmeyen olmak mı bulduracaktı sonucunu? Yoksa sadeleşmek mi gerekiyordu bütün umutsuz çarpanlarından?

Korkusu vardı içinde imkânsızlığın ve bunu belli ettiğinin son zamanlarda farkındaydı. Heyecanı birde ona dokunmanın? Ruhu teslimiyetçiydi , bedeni sıcak, biraz titrek ve az da olsa ürkekti. Gümüş rengi damlalar gözlerinde, hata yapma ürpertisi yüzünde, sessizliğin ondaki şüphesi ise gölgesinin her zerresindeydi. Göz kapaklarım açılmıyordu artık ağlamaktan. Zorluyordu bakabilmek için, o bu kadar masum bakarken yalnızlığına tekrar tekrar gömülüyordu. Üstüne kendi umutlarını kürek kürek atıyordu.

12 Kasım 2007 Pazartesi

RÜZGAR

Bu gece rüzgâr vardı

Rüzgâr ise çok gençti

Saçlarımı bozmuyor

Bedenimi üşütmüyordu

Bu gece rüzgâr vardı

Aklım ise çok hovarda

Uzaklarda bir yerde

Kaybolmaya meyilli sürekli

Bu gece rüzgâr vardı

Rakım ise çok suluydu

Kaç duble içtim bilmiyorum

Yalnızlığım sek kaldı seninle

Bu gece rüzgâr vardı

İçimde otuz yaşın korkusu

Kaç yılım kaldı bilmiyorum

Neler yaşadım unuttuğum

Bu gece rüzgâr vardı

Ahmakıslatan eşliğinde

Sokak sokak yürümek istiyordum

Çıkmazlara kapıla kapıla

Bu gece rüzgâr vardı

Simsiyah gölgemin eşliğinde

Ne kadar benimdi bilmiyorum

Bildiklerime yakınamıyorum.

4 Kasım 2007 Pazar

NE OLUYOR ANNE?


Dışarıya çıkamıyorum anne bugün,

Sokaklar kalabalık,

Ellerinde pankartlar

Yürüyorlar binlerce kişi.

Duyabiliyor musun seslerini?


Anne söylesene savaş ne demek?

Neden herkesin gözünü kan bürümüş.

Nasıl doğdu nefretleri insanların?

Bu haykırışlar neden ?

Neden ölmek ,

Neden öldürmek istiyorlar anne?


Kimse bizle konuşmuyor baksana

Sınıfta bile tek başıma oturuyorum,

Simidini paylaşmıyor artık arkadaşlarım?

Biz ne yaptık anne?

Kimseyi öldürmedik demi anne?


Bu gece uçamayacağım anne

Demirden kuşlar

Önümü kesecekler gene biliyorum

Uzak kalacağım bir süre

Güvercinlerimden, martılarımdan.


Kontrol noktalarını geçemiyorum anne

Kontrol ederlerken seni, beni, bizi.

Sis kaplamış her yeri

Önümü bile göremiyorum artık

Aydınlık günler ne zaman gelecek anne?

27 Ekim 2007 Cumartesi

UYUMAMIŞTI, UYANDIRILMAMIŞTI


Bir gece yarısıydı

Kapısı üç kere uzun uzun çaldığında.

Uyumamıştı, uyandırılmamıştı.

Demir parmaklıkların gölgesi,

Uyuyor dizlerinin dibinde.

Tepesinde teki patlamış

Floresan lamba.

Kâğıdı çürümüş

Ciğerleri gibi

Rutubetten.

Kalemi şekilsiz

Çakıyla kazınmaktan.

Bir gece yarısıydı

Kapısı üç kere uzun uzun çaldığında.

Uyumamıştı, uyandırılmamıştı.

Duvarın soğuk rengi yetmezmiş gibi,

Buz gibi kalorifer petekleri.

Üstünde ince dokuma battaniye

Ağzında sürekli öksürük türküsü.

Düşünmekti suçlatan kendini

İyi yâda kötü fark etmezdi.

Kaç kişi okumuş önemsizdi.

Bir gece yarısıydı

Kapısı üç kere uzun uzun çaldığında.

Uyumamıştı, uyandırılmamıştı.

Kitabı için sürekli yazıyordu;

“2023’te Devrimin Çocukları”.

Babasından öğrenmişti;

Ekmek kavgasını,

Yurttaş sevgisini,

Barış naralarını,

İsyan etmesini, sokak sokak

Kaçıp yağmurda zatürre olmasını.

Bir gece yarısıydı

Kapısı üç kere uzun uzun çaldığında.

Uyumamıştı, uyandırılmamıştı.

24 Ekim 2007 Çarşamba

TOPRAK


Toprak açgözlü hala yıllardır.

Yaşlanmış yapraklar duramaz olmuş;

Ayrılmak istercesine huysuz, huzursuz.

İntihara yeltenecek kadar umutsuz.

Toprak sabırsız,

Toprak uçsuz bucaksız,

Toprak bencil ve kararlı.

Rüzgâr ise işbirlikçisi.

Mezarlar kazılmış,

Taşlarına isimler kazınmış.

Dualar okunmak için,

Kürek ve kazma kenarda,

Merasim başlamaya hazır.

Toprak açıkmış besbelli,

Çürütmeye hazır

Beze sarılı bedenleri.

Yağmursa,

Günahlarından arındırırcasına

Sakin ve titiz.

Eller zorlanıyor

Eller titriyor

Eller yakarışta ve yalvarışta.

Bedenler bırakılırken

Toprağa incitmeden.

Toprak bir kez daha kazanmıştı.

Toprak bir kez daha doymuştu.

23 Ekim 2007 Salı

İKİ-LEM


Kapıyı çarptı. Çıkan gürültü apartmanın merdiven boşluğunda yankılanıyordu. Komşuların meraklı bakışlarıyla, hızlı ama kararlı adımlarla indi merdivenlerden. Bu kez gerçekten arkasında birşeyler bırakmadığına emindi. Fakat merdivenlerdeki 42 numara çamur izlerinin farkında değildi.

Yazar durdu. Tekrar okudu. Polisiye tadında başlamıştı, halbuki polisiye yazası yoktu. “Hızlı ama kararlı” üzerinden gitmeliydi. Neden hızlı? Neyin kararı? Zaman kararın lehine mi işleyecekti, aleyhine mi? İz bıraksa ne olurdu ki? Kapıyı çarpan üçüncü şahsın midesindeki sızı, çamurdan da kalıcı bir izdi. Devam etti.

Karanlığın içinde, bundan önce birçok defa geçtiği sokaklardan tekrar geçiyordu. Durdu. Belki de bir daha buralara gelmeyeceğini düşündü. Havayı bir başka içine çekti. Yeni doğmuş bir bebek gibi ağlamak istedi, ciğeri yandı. Aldığım en temiz havaydı deyip gülümsedi ve cebinden sigarasını çıkardı. Geçmişin peşini bırakmayacağını çakmağı eline alınca anlamıştı.

Şimdi oldu. Aradığı mistikliği yakalamıştı. Yeni doğmamıştı, karmaşık bir geçmiş vardı arkasında; ama yeni doğuyordu şimdi. Kahraman oluyordu, hikayenin kahramanı. Bu ağırlığı taşıyabilecek miydi? Bundan sonra hayatı hem ileri doğru gidecek, hem geriden gelecekti. Kaç kere aynı havayı koklamış, kaç kere çakmağı eline almıştı. Artık her sefer eskileri de paylaşacaktı okurla. Geçmişiyle geleceğini, acılarıyla umudunu içiçe örmeliydi. Ciğeri yandı, yazar da sigarasını yaktı.

Uzun bir nefes aldı sigarasından her zamanki gibi. Dumanı kusarken ciğerlerinden, farkında olmadan çakmağıyla oynamaya devam etti. Geçmişi hakkında konuşmaya cesaret edemese de, onunla oynuyor gibi hissetmek garip bir rahatlık vermişti kendine. Otobüs durağına birkaç metre kalmıştı. Cep telefonu çaldı. Bu saatte kimin arayacağı aşikardı. Telefonu çıkardı, doğru tahmin etmişti. 20 dakika önce yüzüne kapıyı çarpan şimdi ne demek için arıyordu. Merak ediyordu. Fakat telefonu açmaya cesaret edemedi. Meşgul tuşuna bastı ardından telefonu kapattı. Artık durağa gelmişti. Yağan yağmur az da olsa titretmişti bedenini. Durağın altına geçti. Sağ cebinden sigarasını ve çakmağını, sol cebinden yarısı yırtılmış fotoğrafı çıkardı.

Sıradan. Ama olası. Hayal etmesi mümkün, özdeşleşmesi kolay, meşgul tuşuna basılan sayısız telefon çalışı kadar gerçek. Ama eksik. Birşeyler eksik. Hem çakmak elindeydi zaten, yeniden çıkardı. Kahramanın puslu zihni ile yazarın dalgınlığı ayırdedilemez oldu bu noktada. Çok mu dalmıştı yazar kahramanın zihnine… Kahramanın doğum sancılarını çekerken kurguya fazla kaptırmış, telaşlanmış, ıslanmış, kısa kısa cümleler ile duygulardan kaçabileceğini sanmıştı. Duygularını kahramanı ile paylaşmaktan kaçmış, nokta ile büyük harf arasından anlaşılsın istemişti. Evet eksik bu, kahramanın yazardan kopuşu gerçekleşememiş, kimbilir belki de gerçekleşmeyecekmiş. Sıradanlığını kahramana yüklemiş ama duygularını henüz verememişti. Yazar fotoğrafa baktı, çakmağı yaktı.

Son sigarasını hafif rüzgar eşliğinde yakmaya çalıştı. Paketini ise buruşturup çok fazla kullanılmadığı anlaşılan durağın kenarındaki çöp kutusuna fırlattı. Her zamanki gibi ilk seferinde tutturamamıştı. Kalktı çöp kutusundan uzaklaşmış olan ıslak ve buruşuk sigara paketini aldı. Paketi kutuya bırakırken, yüzünde, sanki ilk deneyimini yaşayıp da umduğunu bulamamış bir çocuk gibi hüzün ve özlem vardı. Arkasına baka baka yerine doğru yürüdü. Sağ elini ağzına götürdü. Ağır ağır nefes çekiyordu sigarasından, dumanınıysa hiç bırakmayacaktı sanki, son kalanın ne kadar kıymetli olduğunun belki de en fazla farkında olduğu zamanlarını yaşıyordu. Sol avucunda sımsıkı tuttuğu resme bir daha baktı göz ucuyla. Bakmıyormuş gibi yaparak kendi kendini kandırdığının o kadar farkındaydı ki göz yaşlarını saklamak için oturduğu yerden kalkıp yağmurda volta atmaya başladı.

Önce umutsuzluğunu verdi ona. Hayalkırıklığını, yorgunluğunu, bezginliğini… Ağır ağır çekti sigarasından, dumanı uzun süre bırakmadı. Sonları düşündü. İlkleri. Bu sefer bir sonla başlaması manidardı, bir ilk’e gücü yoktu. Kapanan kapıların ardından bakmaya alışmış, elini kulba götürüp merhaba demenin heyecanını unutmuş, belki de yitirmişti. Belki, dedi, belki yazarsam… Kendi kararsızlığımı silip yeni bir sayfa açsam, hızlı ve kararlı yürüyüp gitsem, o otobüse binsem ve gitsem; belki o giderse… Kağıdın ıslanması bekledi, ama düşmedi. Kelimelerin içine girip kaybolmuş, yağmura karışmıştı. Rahatladı. Gizlemeyi becerebilirdi belki. Fotoğrafı yırtmadan, telefonu da açmadan, binebilirse o otobüse… O başarırsa, belki o da…

Korkusu mu vardı içinde imkânsızlığın? Yoksa heyecanı mıydı yalnız kalmanın? Ruhu teslimiyetçi, bedeni sıcak, biraz titrek ve az da olsa ürkekti. Gümüş rengi damlalar gözlerinde, hata yapma ürpertisi yüzünde, sessizliğin şüphesi ise gölgesinin her zerresindeydi. Göz kapakları açılmıyordu ağır ağır ağlamaktan. Zorluyordu bakabilmek için umutla.Ellerine baktı,kırıştıklarını farketti.Galiba yaşlanıyorum dedi. Mutlaka bir şey; bir şey daha bekliyor olmaydı. Tabiki dost olacaktı yaşlılığıyla.Emindi bundan.Yaşlılığıyla dost olacaktı, olabilecekti gençliğiyle, ömrünün ortasıyla,dost kalacaktı kendiyle.Başkalarıyla beceremesede enazından kendiyle. Ama korku bitmemişti içindeki, nasıl başladığının farkında da olamamıştı hiç. Kırıştıklarına inandırdığı elleri bu kez titriyordu. Hava soğuktu,yağmur da durmadan yağıyordu. Herzamanki gibi bir yalan daha geliyordu. Yumruklarını sıktı.

Evet sonunda ufukta, yağan yağmurun derinlerinde otobüsün buhar şaçan ışıkları görünmüştü. Sigarasından uzun bir nefes çekti. Kalanını yere atıp ayağıyla çiğnedi. İlerlerken,doğanın yıkayarak tertemiz yaptığı yerleri kirletmeye hakkım yok diye düşündü. Islanmış ve ezilmiş izmariti cebinden çıkardığı kağıt mendille alıp durağın yanındaki çöp kutusuna attı. Evet doğa sokakları yıkamıştı. Kendi içinse bir vaftiz töreni gibiydi,görkemli ve kalabalık olmasada. Günahlarından arındığına ve arındırılacağına inanmaya başlamıştı. Litrelerce yağmur suyunu kıyafetlerinde taşısada kendini hafiflemiş,hafifletilmiş hissediyordu. Otobüs yanaştı,kapıları gecenin sessizliğine ihanet edercesine büyük bir gürültüyle açıldı. Arkasına bir daha baktı. Artık gidiyordu.

Cebindeki bozuk paralardan bilet parasını denkleştirdi,şöföre uzattı. Otobüs,İETT nin bulgar yapımı eski İkarus marka körüklü olanlarındandı. Otobüsteki yolcular sanki bilerek dağıtılmışcasına farklı yerlere oturmuşlardı. O da madem bu düzeni bozmayayım dedi. Gözüne arkada boş bir yer kestirdi. Yavaş adımlarla ilerlemeye çalıştı. Otobüsün içindeki ışıklar bir yanıp, bir sönüyordu. Bir karanlık, bir aydınlık. Bir sağa, bir sola. Uzun bir yolculuğun başlangıcı; bazen sıkışmış bir köşeye, kimi zaman ellerinden kayıp gidercesine kontrolsüz, bazen hiç bitmeyecekmiş gibi uçsuz bucaksız, kimi zaman bir uçurumun kenarında.

Tek bir gelecek hayal eden biri olabilirdi ama bir sürü geçmişi vardı. Arkasına bile bakmadan çekip gittiği, adlarını hatırlamadığı, kokularını unuttuğu, kaç gece beraber olup, kaç gündüz kaçtığını bilmediği çok geçmişi olmuştu. Yüz hatlarının sertliği çok yardımcı oluyordu kendine. Kalbinden pompalanan acı dolu alyuvarlar gözlerinden akmaya cesaret edemiyordu. Buğulanıyordu sadece. Sonra geldiği yoldan geri dönüyordu. Gelirken ki yıkımları, tahribatları giderkende daha acı verircesine gerçekleştiriyordu. Akamamanın,gün ışığında buharlaşamamanın kinini tutmuşcasına.

Ve yavaş yavaş uzaklaştı gölgesinden kahraman.Ondan hiç kopamayacağı öğretilmişti kendine,kendinden bir parça olduğu.Doğru diye inanılanların ezberlerden başka bir şey olmadığını ilk defa yaşıyordu. ve yaşayarak öğrendiğini bir ömür unutmayacağınında farkındaydı. Biraz tezat olmadımı bu diyip kafasını kaşıdı. Gölgesi kendinden uzaklaşıyordu ve artık o gölgesiz, bir parçası eksik bir kahramandı.

L.& O.



16 Ekim 2007 Salı

ACİZLER CEMİYETİNDE SIRADAN BİR ADAM


Hayatım, geçmişim, bütün dünya, her şey gözümün önünde şuan; acılar, sevgiler, kazanımlar, kaybedişler, sevenler, nefret edenler. Her şey sanki şuan yanımda geziniyor. Yorganı üzerime çekiyorum, belki uzaklaşabilirim onları görmezsem diye, onları beynimde yarattığım aklıma geliyor, tekrar ağlıyorum. Ben alışık değilim gözyaşlarımı bedenimden çıkarmaya, kontrol edemiyorum, durduramıyorum. Bir şeylerin habercisi gibiler sanki. Korkuyorum ilk defa bir şeylerden, korkuyorum ama ne olduğunu bilmiyorum ve sanki bunu hatırlatırcasına her şeyi gözlerimin önüne seriyor. Bilmiyorum. Sadece kombinin sonuna kadar açık olmasına rağmen üşüdüğümü hissediyorum. Yatağın dışına adım atmaya cesaret edemiyorum. Başka bir şeyler düşünemiyorum. Bekliyorum bende, elden başka bir şey gelmiyor. Ama az kaldı bununda farkına vardırmak için elinden geleni yapıyor. Her seferinde daha şiddetli gösteriyor kendini, dayanama, karşı koyama bana istiyor. Biri, bir şey ama ne olduğunu bilemiyorum. Benim dışımda olduğunu sandığım ama sürekli benim yönelişlerimle beni yönlendirmeye çalışan biri yada bir şey. Sürekli beynimin bedenimin içinde kemirip duruyor beni. Acıtıyor, kanatıyor, ağlatıyor. Geriye bir tek gülen gözlerim kaldı, sana göre kocaman, kimine göre gittikçe küçülüyor gözbebeklerim. Bense değişen bir şey göremiyorum. Hala hayattayım, az kaldı diye işaret ediyor biri alay edercesine, umursamazcasına. Direnmeye, savaşmaya yüzüm yok ki, en baştan kabullenmişim olacakları. Şimdi caydım, gelmiyorum ben diyemem ki. Neden diye soramıyorum ki hayatımı buna göre yazdım ben. Bilmediğim ama içimde sürekli olan bu oluşuma hazırlamaya çalıştım kendimi. Zaman yaklaştı ve ne kadar da hazırlasam kendimi, bazen ben olamadığımı anlıyorum. Peki benle ile ben olamayan ben arasındaki bu çatışma ne zaman sonlanacak. Ne zaman başladı ki, böyle bir soruyu sordurtabiliyor bana. Beynim de bedenimden ayrılırcasına boş. Damarlarımdan akan kanlar çekilmiş. Gözlerim şişkin, bak bu bir değişiklik bedenimde. Sözlerim hep aynı, anlattıklarım da değişmiyor. Baktığım duvarlar, kat ettiğim yollar aynı. Okuduğum kitaplardan çıkardıklarım hep aynı, farklı kişiler bambaşka şeyler yazsa da, bambaşka şeyler anlatsa da. Beni anlıyorsun, bazen beni yaşadığını düşündüğüm zamanlar bile oluyor. Benim gözlerimin buğulanmasına neden olan, beni düşünmeye, kendimi eleştirmeme neden olan tek kadınsın. İçimdeki bu korkunun tanımını ben bile yapamazken sadece mutluluk, hüzün, keder gibi ölümlü sözlerle tarif edilmesi beni daha da korkutuyor, acıtıyor içimi. Bekliyorum sadece, elimden bir şey gelmeyeceğini o kadar çok kez kanıtlattı ki bana. Elimi, kolumu, beynimdeki kıvrımları bağladı. Sürekli bir umut verip, bin acı alıyor bedenimden. Acılarımdan beslenmeye alışmış bir canavara, bu aciz adam daha ne kadar karşı koyabilir ki.

14 Ekim 2007 Pazar

BAKİRE



ÇUKURUNDA İBADET EDERKEN

BAKİRE.

NERDEN GELDİN DİYE SORDULAR

KENDİNE.

CEVAPSIZ SORULAR ARARIM DEDİ

BAKİRE.

ŞAŞIRIP KALDI HERKES

KORKU İLE.

TOPLANDI MECLİS HEMEN

ACELE

YASALAR YAZMIŞTI

BİRKERE.

ACIMAZDI PARMAK

KESİLSE BİLE.

CADI İLAN EDİLDİ

BAK YİNE.

TEK KELİME ETMEDİ

SİYAH GÖZLÜ BAKİRE

ELLERİNİ AÇTI DEVAM ETTİ

İBADETE

SÜRÜKLEDİLER, DÖVDÜLER

KİN İLE

HİÇ AĞLAMADI

SİYAH SAÇLI BAKİRE.

SUSUZ KALDI,

AÇ KALDI,

GÜNLERCE YALNIZ KALDI,

İSYAN ETMEDİ

BAKİRE.

HALA ORADA BAKİRE

İKİ KALASIN TAM ORTASINDA

ELLERİNDE DEMİR ÇİVİLER

KALBİNDE KIZGIN MÜHÜR

HİÇ ÖLMEDİ Kİ

BAKİRE.

BEYAZ


Bedenim buz kesmiş ama üşümüyorum. Uzunca bir masanın üzerine yatırılmışım. Hareket edemiyorum, beynimde çabalıyor gibi gözüksem de. Gidiyorum, kapılar geçiyorum. Uzun koridorlar var önümde. Havada ölüm sessizliğin bayatlamış kokusu. Nefesimi tutmaya çalışıyorum. Sadece birkaç dakika dayanıyorum. Ölümün kokusunu içime alıyorum. Ve gitgide daha da keskinleşiyor. Bütün bedenime yayılıyor, damarlarımdan geçişini hissedebiliyorum. Karşı koymak istiyorum. Olmuyor. Bir şeyler eksik, çevremdeki bu kadar fazlalığa rağmen.

Bembeyaz bir odanın içindeyim. Benden başka herkes ayakta dikilmiş. Yüzlerindeki maske, yapacaklarını meşrulaştırırcasına beyaz. Sadece gözlerini görebiliyorum herkesin. Acınası bakışları kararlı gözbebeklerinden süzülüyor. Şakaklarından ise bir kaç damla ter bırakıyor kendini. Yavaş yavaş bir koku almaya başlıyorum, soğukluğum geçiyor. Saatler önce akmayan gözyaşlarımın yanaklarımdan süzüldüğünü hissediyorum. Ayak parmaklarımsa uyuşmuş. Bembeyaz insanlar bana bakmaktalar hala, bir şeyler konuştuklarını bilsem de neler olduğunu anlamıyorum. Bir tanesi daha da yaklaşıp gözlerimin içine sanki daha önceden tanırmışçasına bakıyor. Bedenime kesik kesik çizgiler çiziyor göğüs kafesimden göbek deliğime kadar. Neler oluyor anlamıyorum. İçlerinden biri yaklaşıyor, elinde parlak metal bir nesne çizgileri takip edecek biçimde vücudumu kesmeye çalışıyor. Durun yapmayın. Benden bedenimi almayın


29 Eylül 2007 Cumartesi

ÖLDÜREN ÖLÜMSÜZLÜK


Ortaköy’de,
Sisli bir boğaz gecesi,
Ruhum bütün yamalarıyla
Nemli bankın üstünde.
Üşüyor,
Tek başına.
Bulmaya çalışıyor kendini,
Gerçeğin rüya olması umuduyla.
Anlatın ne oldu bana?
O kadar gurbetim ki kendime
Size ölümsüzlük vaat ederken
Bense her gün ölüyorum
Anlatın ne oldu bana?
O kadar karanlığım ki aydınlığa
Acı vermiyor artık
Bensizlik, puslu beynime

NEDEN?



Hep nedenlerle ve nasıllarla büyümekten mi, yoksa artık kimseye güvenmemekten mi her şeyi bilme isteğim. Yâda ilk defa güvenebileceğimi düşündüğüm birine mi farkında olmadan böle davranıyorum. Artık gerçekten benim aptallaşmış olduğumu fark etmeye başladım çünkü bir insan farkında olmadan nasıl bile bile bu kadar çok hata yapar. Fazla düşünmekten mi fark edemiyorum yoksa hiç mi düşünmüyorum onu? Sorular o kadar çok ki. Cevaplar ise sıkıcı ve bunaltıcı. Bilmiyorum belki de beynimi o kadar çok senle yoruyorum ki, farklı konulara aynı derecede hassas olamıyorum. Yâda dediğin gibi ben bencil herifin tekiyim, kendimden başka kimseyi düşünmeyen herifin teki, hayat mı beni böyle yaptı yoksa kendi içimdeki savaşı bir türlü kazanamadım mı? Bak gene sorular bir sürü, biliyorum cevaplar gene sıkıcı ve bunaltıcı. Yalanlara o kadar alıştım ki belki de bu kadar doğru bir hayat beni şaşkına çevirdi. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemediğim o kadar zamanım oldu ki. Senden önce bir sürü düşüm oldu, senden önce bir sürü aşkım oldu, senden önce bir sürü hatam oldu. Ve son iki yıldır gerçekten geçmişi ilk defa bu kadar düşünüyorum ve şuan çok zorlanıyorum. Ellerim titriyor yazarken bazen, anlamsız şekilde anlamıyorum bazen yaşananları. Üzülmek umurumda değil biliyor musun, sadece sana hiçbir şey veremediğimi, kendimi yanında gereksiz hissettiğim zaman tükeniyorum. Biliyorum zor bir insansın ama seni zorlaştıran bir bakıma da benim onunda farkındayım. Aslında bunları gözlerine baka baka söylemek isterdim. İşte kendimi çaresiz hissettiğim zamanların çoğu gözlerinin karşısında kaldığım anlar. Bakakalıyorum sadece sözcükler düğümleniyor boğazıma, aklımdan geçenler ses tellerime bir türlü ulaşıp kelime olamıyorlar.

KİMSİN SEN?

Kimsin sen? Tanıdıkça hiç tanıyamamış olduğumu düşündüğüm bir hiç mi yoksa yıllardır tanıyorum hissine kapıldığım her şey mi? Kendini kocaman bir hiç olarak tanımlarken hayatına bir anda giren, durduğu yerde parçalanacak kadar hassas olan bu adamın her şeyi olmak mı ağır geldi incitilmiş ruhuna ve parçalanmış kalbine? Seni tanımaya çalışırken bir anda kendimi tanıyamaz hale geldim ve içimde seni; kendime, etrafımdakilere ve hatta sana bile savunan bir taraf oldu hep. Kim bilir belki de diğerlerinin bilmediği kalbine ve ruhuna inen siyah perdeyi fark ettiğim içindi savunan tarafı bir türlü alt edemememin sebebi…

İstedim ki o perde biraz aralansın, aralansın ki güneş uzun zamandır üşüyen ruhunu ısıtsın, yıldızlara göz kırp istedim. Kayan yıldızları fark et, hemen bir dilek tut istedim. Ben bu dileğin içinde olmak istedim hep… Hüzünlü gözlerin dalıp giderken, çoğu nereye gittiğini bilmezken ben, rüyalarında özlem duyduğun ve unutamadığın, hala içinde yaşattığın “meleğini” gör istedim, o rüyalarda bende olmak istedim hep yada yazdığın şiirlerde, şarkı sözlerinde… İçinde kopan fırtınaları, fırtınalı ve yağmurlu günlerde nefesimiz kesilene kadar koşarak az da olsa dindirecektik, bazen de bir kelime bile etmeden saatlerce yürüyecektik… Sen, çocuk parkında arkadaşını sabırsızlıkla bekleyen ufaklıklar gibi beni bekliyor olacaktın, bense sana söz verdiğim“pamuk şekeri”ni almaya gittiğim için geç kalmış olacaktım. Biraz sinirlenmiş sen, koşmaktan nefessiz kalan beni, arkasında pamuk şekeri saklamış halde görecektin. Kızgın gözlerde, ama kendini affettirecek kadar tatlı sözlerde gizli olacaktı her şey. Ben dayanamayıp yine sorular sorarken sen de cevapsız ve yorumsuz bırakarak beni sinir etmeyi başaracaktın bir kez daha.

Kahramanını sadece sen olan hayallerdi bunlar ve daha önce hiç kimse bu hayalleri kurdurmamıştı biliyor musun? Bazı hayaller sadece kurulduğu kahramanlarla anlamlıdır, gerisiyle ise…